Sevilin sex hikayesi

Soğuk su ile duş aldıktan sonra, bornoza sarılıp banyodan çıktım. Yatak odasına girdiğimde, Songül gözlerini açmış etrafa bakınıyordu. Komidinin üzerinde duran paketimden bir dal sigara çıkarıp yaktım. Camı açıp etrafı havalandırırken telefonumu alıp, Elif’e “Songül uyandı, odadan çıkabilirsin güzel kadın ;)” Şeklinde mesaj attım. eskişehir escort (Tabi kendi telefonumdan mesajı sildim.) Saate baktığımda 12.21’di. (Kaç zamandır dükkana uğramıyorum. Hâlâ yerinde mi acaba? Bu arada benim araba kayboldu aq. Ciddi ciddi nerede olduğunu unutmuştum o gün. Bir ara bulalım onu.) Saate bakarken, Kadir aradı. Telefonu açıp kısaca “Neredesin, iyi misin?” Şeklinde konuştuk. Telefonu kapattığımda Songül bana bakıyordu. Sigaradan bir duman çekip, “Benim dükkana uğramam lazım. Daha sonra da eve geçerim Songül.” Diyerek yanına gittim. Alnına öpücük kondururken, boynumdan tutup, “O yaralar nasıl oldu?!” Dediğinde, “Çok uzun hikâye Songül. Nefesim yetmez.” Dedim. Daha sonra kulağına yaklaşıp, “Bana en son yarâmı sorduğunda, çığlıkların evi inletiyordu.” Dediğimde, bana sertçe bir bakış attı. Songül’ü alnından öpüp tekrar banyoya girdim.
eskişehir escort bayan Çamaşır makinesinden kıyafetlerimi alıp giyindim. Her ne kadar ıslak olsa da, yapacak bir şey yok. Zaten hava sıcak üzerimde kurur. Diyerek evden çıktım. Telefondan taksi çağırıp dükkanın bulunduğu sokağa gittim. Benim dükkanın yanında; “Sevil Bayan Kuaförü” yazıyordu. 1 hafta ne çabuk geçti amk? Diye düşünürken, İçeriden Sevil ve bir bayan müşterisi çıktı. Konuşmaları, “Hayırlı olsun, iyi etmişsin buraya açarak” şeklindeyken ben de dükkanın kilidini açıyordum. Sevil’in müşterisi giderken, ben de cips, gazete dolabını çıkarmıştım. Sevil bana bakarken elimi uzatıp, “Hayırlı olsun Sevil. eskişehir otele gelen escort 1 hafta sonra açacaksın sanıyordum?” Dedim. Sevil elini uzatıp benimle tokalaşırken, “Sağol Kuzey. Dükkanın işi çabuk bitti. Ben de daha fazla beklemeye lüzum yok diyerek açtım.” Dedi. Halini hatrını sorduğumda, bana “Psikolog yaramış.” Deyince, Ben de “Valla daha başlamadık. Başlayınca edersin.” Dediğimde ikimiz de güldük. Biraz da havadan sudan konuştukça, benim üst kata yerleştiklerini de öğrendim. Ben, “Dükkana geçeyim artık.” Dediğimde gülümseyen ifadeyle dükkanına girdi. Nihayet ben de dükkana girdiğimde aklıma telefon geldi. Malum; kullandığım telefonda sadece Prenses kurtarıyoruz, başka bir özelliği yok aq. Dükkanı kitleyip, en yakın telefon bayisine gidip, güzel bir telefon aldım. (Parayı nereden buldun yarram? Derseniz ki ben açıklama yapmaya bayılıyorum. Dükkan benim üstüme, zamanında hayvan gibi çalışıp, birikim yaptım. Böylelikle 4 tane daireyi de kiraya veriyorum. Tabi hem kira derdi olmayıp, hem de bizim ticari zeka sayesinde para derdi çekmiyorum. Anlayacağınız; Songül de göt, bizde para. Ne alakaysa aq. (HER NE KADAR, ZOR BİR ÇOCUKLUK DÖNEMİNDEN GEÇTİYSEM DE, EN AZINDAN ŞİMDİ ÇOK RAHATIM.)

Saat 6 gibi hiç dükkandan çıkmadım. Erindim aq. En son sigara içmek için dışarı çıktığımda, Sevil diğer elamanları ile taburelere oturmuş çay içiyordu. Ben çıkınca aralarında bulunan türbanlı bir kadın oturuşunu düzeltti. Sigarayı yakıp, ağır ağır içerken Sevil, “Çay içer misin Kuzey?” Diye sordu. “Teşekkürler Sevil, traş olacağım.” Diyerek teklifini geri çevirdim. Zaten 2 saate Elaman gelir. Boşuna daha gelip durmayayım diyerek dışarıda ki malzemeleri içeri taşıdım. Dükkanı kitlerken aklıma temizlikçi geldi. (Malum, Sultanımız bize siktir çekince, başka birini bulmak şart oldu.) Ben de Sevil’e, “Sevil, tanıdığın güvenilir, eli yüzü düzgün biri var mı? Benim evi temizleyecek birini arıyorum. Sürekli olacak şekilde.” Deyince, Sevil, türbanlı kadın ile göz göze geldi. Kadın kafasını onaylar şekilde sallayınca Sevil söze girdi. “Kuzey, yanımda oturan Özlem, benim çocukluktan arkadaşım. İltimasım çoktur ona karşı. Zaten kaç yıllık ev hanımı. Çekip çevirir senin evi.” Dedi. Kafamı ben de onaylar şekilde sallarken, “Öyle evi çekip çevirmesine gerek yok. Sadece yüzeysel olarak temizlesin bana yeter.” Dedim. Özlem utangaç bir şekilde, “Siz nasıl isterseniz…” Dedi. (Aradığın fırsat ayağına geldi oğlum Kuzey!) “E, o zaman ücreti konuşalım Özlem hanım!” Diyerek, dükkânın kilidini açıp, içeri girdik. Dükkanın arka tarafına sonradan ekleme yaptırdığım, bir nevi dinleme odasına girdim. (Ulan sen ne uykucu götverensin?) Deri sandalyeye oturup, konuşacaktım ki, Özlem oturmak yerine ayakta dikiliyordu. “Otursana?” Dediğimde, yan taraftan bir sandalye çekip oturdu. “Sizi dinliyorum Özlem Hanım.” Dediğimde, yüzünü yere dikip, “Ben çok birşey istemem, siz ne kadar verirseniz…” (Pazardan sütyen alıp da pazarcının, gönlünden ne koparsa demesi gibi birşey aq.) Boğazımı temizleyip, “Benim için devamlılık çok önemli. Bu yüzden sizi de yormamak için haftada 3 gün gelseniz yeter. Veya çalışma günleri sırasında bir işim çıktığında sizi arar, durumu bildiririm. Ücretten de düşmeyiz. (Olur ya, Elif veya Songül’ü atar, çatır çutur sikerim.) “Şimdi gelelim ücrete…” Diyerek ellerimi birleştirdim. (İstanbul’da günlük hizmet yaklaşık 130-150 liraydı galiba. Sivas göt kadar Şehir. 130’dan hesapla.) “3 günde bir gelirseniz size yaklaşık, 1700 lira ödeyebilirim.” Dediğimde, Özlem’in gözbebekleri fırlayacaktı. “Çok teşekkür ederim! Eşim zaten iş bulamıyordu. En azından eşim iyi kötü bir iş bulana kadar yaparım. Fakat daha sonrasında izin vermez!” Deyince, “O zaman üzgünüm fakat size bu işi veremem. Ben sürekli olarak bir görevli bulamam ki? Sizi kabul etsem, yarın sabah gelmeme ihtimaliniz var. En azından 1 yıl kalırsınız bu iş olur!” Dedim. Özlem masada duran ellerimi tutup, “Kurbanınız olayım kabul edin! Çoluğum çocuğum var. Çok zor durumdayız?” Dediğinde gözleri doldu. (Çocuğu katmasan, siksen olmazdı da neyse…) “Yalnız bana dokunduğunda vücudum da garip bir his belirdi. ‘Evli, namuslu kadına sulanacak değiliz aq!.. Değiliz dimi? O kadar da am düşkünü olmayalım. Yani umarım. Yok hacı, ben kesin sikerim bunu, baksana eline yüzüne? Hem kocası dertten adam akıllı sikemez bunu. Ne diyorum amına koyayım ben?’ “Lütfen Kuzey bey!?” Özlem’in sesini duyduğumda, onu sikme hayalinden kurutulup, gerçek hayata döndüm.

Ben; Özlem Hanım, bana en azından kaç gün gelebileceğinizi söyleyin. Gözleri yeniden umutla dolarken;

“1 Ay kesin gelirim! Eğer eşim iş bulamazsa, 1 ay daha gelirim! (Kelebek etkisi sanki amk?)

Ben; “Tamamdır o zaman. Zaten Sevil’i tanıdığım için size evin yedek anahtarını vereyim!” Dedim ve masanın çekmecesinden evin diğer anahtarını verdim. (Apartmanın kapısı zaten hep açık.) Anahtarı verdiğimde, sürekli, “Allah sizden razı olsun! Size hep duacıyım.” (Sağol bacım, namusunu versen yeter.) Ayağa kalkıp, tokalaşma faslını da bitirdikten sonra, dükkândan çıktı. Tâbi çıkarken Özlem’in kaportasına baktım. Giydiği feracenin altında kalçası çok belli olmasa da, hatrı sayılır bir büyüklüğü vardı. Daha sonra da ben çıktım. Dükkânı kitleyip, traş olmak için Füsun’un yanına gittim. Sivas’ta adam akıllı berber dükkanı daha doğrusu, temiz olan biryer olmadığı için Füsun’un yanına gidiyordum. Dükkânın önüne geldiğimde, “Füsun?” Diye bağırdımda kapıyı açtı. (Füsun doğal sarışın, açık kahverengi gözlü, minyon tipli bir kadın. 23 yaşımda iken, beraber açmıştık bu dükkânı. Tabi doğal olarak, o dönemler Füsun’la beraberim. Askerden yeni gelmiştim. Libidom tavan yapmıştı. Füsun da buranın kirâsı ile cebelleşirken, yardım edip dükkânı üzerimize almıştık. Tabi hem arkadaş hem de ortaklığın verdiği samimiyet ile yakınlaşmıştık. (Sikiştik yani ya .d) Daha sonraları ben Füsun’dan sıkılmıştım. (Sıkılma değil de bunalıma soktu beni diyelim. Bir insan bu kadar kıskanç olabilir en fazla. Ulan tanıdık bayan müşteri gelince bile fıttırıyordu. Ben de arkadaş kalalım falan deyince çıldırsada mecburen kabul etti. Bu arada 23 yaşında.)

Füsun; “Sen bizim dükkânın yolunu biliyormuydun hayırsız?” Şakayla karışık bana kızarken, elini tutup öptüm. Füsun gözlerini kısıp bana bakarken, “Berberlerin en güzeli, en maharetlisi… Bu kulunuzun isteğini kırmayıp bir güzel traş edebilir misiniz?” Dediğimde kahkaha atıp yavaşça omzuma vurdu. “Zaten hep işin düşünce gel! Diğer günler yüzümüze bakmazsın.” Deyip, çocuk gibi ellerini çiçek yaptı. Bu sefer ben gülerken, “Bak, yanıma yeni kuaför salonu açıldı. Vallahi gider seni aldatırım!” Deyince kolumu tutup sıktı. Ben de sanki canım acıyormuş gibi rol yaptığımda, “Ya Kuzey benim işim var akşam. Yani şimdi çıkmam lazım…” Deyince, “Kızım senin düğünün olsa, dükkânın işini bitirir öyle gidersin. Ne işiymiş bu?” Dediğimde, yanında duran arkadaşı gelip, “Timur’la beraber yemeğe çıkacaklar” Dedi. İster istemez çene kasım titredi. Füsun arkadaşına sert bir bakış attıktan sonra, “İstersen yarın gel, hem saçına da ufak bir boya atarız. Gri çok yakışır sana!” Deyip, elleri ile saçımı ayırıyordu. Elimle, bileğinden tutup elini indirdim. Füsun bana bakarken sadece onun duyabileceği şekilde, “Başka bir tene dokunan ellerinle, bana dokunma!” Dedim ve geri ittirdim. Füsun’un gözleri dolarken içeri girmeye çalışıyordu. Onun bu hali beni de üzerken, arkasından sarılıp, “Özür dilerim Füsun. Geçmiş, geçmişte kalmıyor işte. Bir zamanlar öpüp kokladığım tenin, başka birinin öptüğü tene dönüşmesi beni sinirlendiriyor. Sen hala benim için; Sırf hakkım kalmasın diye gece gündüz çalışıp, bana para vermeye çalışan kadınsın… Hakkını ödeyemem Füsun, ne olur mazur gör beni. Sen hâlâ değerlisin, değerlimsin. Başına bir iş gelse yakarım bu Dünyayı…” (Füsun bana siktir çekerse, berber-berber dolaşırım. O yüzden bana lazım. Ama işte gel gör; Sert psikolojiye sahibim. Benim olan benimdir. Kimse bakamaz kimse dokunamaz. Geçmişte bile olsa…) Bu arada sokaktan geçenler bize bakıyordu. Füsun bakışlardan rahatsız olup, elimden kurtulunca, eğilip yanağını öptüm. Dudaklarımı çekmeden kulağına doğru gittim. “İlk aşkını affedeceksin değil mi?” Dediğimde geri çekilip gözünün yaşını sildi. Kafasını “Tamam” anlamında sallayıp içeri girdi.

Ee, ben ne bok yiyeceğim? Saçım normalden uzun olduğu için rahat değildim. Mecbur Sevil’e gideceğim. Oflaya puflaya tekrar dükkânın önüne geldiğimde, “Sevil!” Diyerek bağırdım. Kısa bir süre sonra Sevil çıktı. Saçlarını rahat etmek için sağ omzuna atmıştı. Sol boynundan süt gibi bembeyaz teni gözüküyordu. (Oğlum ne oluyor bana?)

Sevil ile konuştuktan sonra, “Müşterimin işi bitsin alırım seni.” Dediğinde, ben de dükkânımı açıp içeriden kitledim. Dinlenme odasına geçtiğimde kendimi koltuğa atıp bir sigara yaktım. Önce traş olayım, sonra hastaneye gideyim. En sonda Elif’in yanına gider, orada kalırım. Diyerek bir plan kurdum. Sigaram bittiğinde, telefonumu çıkarıp Songül’ü aradım. Biraz çaldıktan sonra açtı.

Ben; Çalışıyor muydun aşkım?

Ahizeden bir süre Songül’ün sesi gelmese de, giydiği topuklu ayakkabının ve etraftaki insanların sesleri geliyordu. Sesler bir süre daha devam ederken, kapı örtülme sesi geldi. Akabinde de diğer sesler kesildi ve Songül konuşmaya başladı.

“Kuzey sakın karşıma çıkma! Senin yüzünden Elif’in yüzüne bakamıyorum, utançtan yerin dibine girdim. Sen gittikten hemen sonra o da çıktı!” Songül yavaş yavaş bağırmaya başladığında, “Bağırmak bebek için pek sağlıklı değil Songül.” Diyerek devam ettim. Elif’e yaptığım gibi edebiyat parçalayınca yumuşadı. Tabi Mert’i falan da sordum. Fakat şuan için göremeyeceğimi söyledi. ”Ben şimdi hastaneye geliyorum!” diyerek telefonu kapadım. Biraz daha oturup sigara içtiğimde dükkânın camına vurulma sesleri geldi. ‘Hele şükür aq!”

Kapıyı açtığımda karşımda Sevil’in yanında çalıştığını gördüğüm çıtı pıtı bir kız duruyordu. “Sevil seni çağırıyor Kuzey!” Dediğinde kaşlarımı çattım. “Kuzey?.. Devamı var sanki bunun?” Dediğimde kafasını aşağı eğip, dudaklarını ısırdı. “Ben seninle aynı yaştayım ama…” Dediğinde kafamı geriyi atıp güldüm. Kız, dükkâna girdiğinde ben de dükkânımı kilitledim ve girdim.

Sevil, koltukta oturmuş çay içerken kız da etrafı temizliyordu. Sevil ayağa kalkıp, “Hoşgeldin Kuzey!” Dedi. Teşekkür edip tokalaştıktan sonra baş taraftaki koltuğa oturdum. Kız, malzemeleri getirirken, Sevil benimle konuşuyordu. Bir ara kız, başka bir kapıyı açıp içeri girdiğinde Sevil, “Ne yaptın da kızı kızdırdın?” Dedi. Olayı anlatınca, Sevil de benim gibi güldü. Kız geri geldiğinde malzemeleri koymaya başladı. Arada sırada aynadan beni keserken, ben de onu süzüyordum. Yaşına göre oldukça iri göğüsleri vardı. Kalçası normale göre küçük gözükürken, dışarıya çıkık olması o eksiği kapatıyordu. (Tabi bu süzmelerim sırasında Sevil telefonu ile uğraşıyordu.) Mavi saçları ise yüz hatlarına oldukça uyarken, yüzünde ki çiller de ayrı bir seksilik katıyordu.

Bakışımı tekrar aynaya çevirdiğimde bana bakıyordu. Göz kırpıp sadece kızın duyacağı şekilde, “Adın ne senin güzellik?” Dedim. Kız hiç cevap vermeden işine odaklanınca ben de uğraşmayı bıraktım. Sevil telefondaki işini bitirdiğinde kız da malzemeleri dizmişti. Sevil, “Füruzân, sana zahmet olmazsa, iki tane sütlü kahve getirir misin hayatım?” Dediğinde içten içe gülüyordum. (Füruzân diye isim mi olur amk?) Füruzân, “Tâbi abla!” Deyip içeri girdi. Füruzân’ın abla demesi aklımda soru oluştururken, Sevil’e dönüp “Ya Sevil yanlış anlama da, sen kaç yaşındasın ki sana abla diyor?” Dedim. Sevil gülerken, “27 yaşındayım Kuzey.” Dedi. Tâbi piçlik yapacağız ya, “Hadi ya, ben seni 20 yaşında falan diye tahmin ediyordum?” Dediğimde, saçımı kesmeyi bırakıp aynadan, “Sen her gördüğün kadının yaşını mı tahmin ediyorsun Kuzey?” Dediğinde ses tonu sert çıkmıştı. Kafamı iki yana sallayıp, “Tamam Sevil, 38 yaşında gibi duruyorsun. Ve hayır, tanıştığım her kadının yaşını tahmin etmiyorum. Yatakta öğreniyorum!” Dediğimde Sevil, koluma tırnaklarını geçirdi. “Sana insan muamelesi yapan da suç! Hayvan herif sen nasıl konuşuyorsun?! Benden utanmıyorsun bari Songül’den utan! Traşını ol defol git! Ahlaksız adam…” Dediğinde elini tutup kendime yaklaştırdım. “27 yaşında değil de, 18 yaşındaki bir genç kızın düşüncesine sahipsin. Aynı şekilde onun güzelliğine…” Dedim ve kaçmasına fırsat vermeden dudaklarına yapıştım. Dudaklarının her bir karesini öperken, zevkten uçuyordum. Sevil hiç karşılık vermeden put gibi duruyordu. Fakat bu durma; yapmamı istediğinden değil, şoktan oluşan bir durmaydı. Dudaklarından çekilmeyi, elim ile kendime daha da çektim Sevil’i. İçeriden Füruzân’ın sesi geldiğinde Sevil’i öpmeyi bırakıp kendimden uzaklaştırdım. Sevil’i gözleri donmuş şekilde bana bakarken bulunca eğilip son kez dudak kenarını öptüm. O anda makası kaldırıp bana vuracak iken Füruzân geldi. (Eğer gelmeseydi yarrağı yemiştim. Tek elle neyi engelliyeyim amk?) Füruzân bir bana, birde Sevil’e bakarken durumu kurtarmak için gülmeye başladım. Fakat gülmek bir boka yaramadı. Baktım en son bu manyak orospu beni öldürecek gibi bakıyor, “Tamam Sevil. Baksana, Füruzân şakayı yuttu!” Deyip peçetenin altından elimi çıkardım ve havaya kalkan elini indirdim. Füruzân elinde kahvelerle gelirken, “Bir an vallahi kalbim durdu sandım! Sizi öyle görünce…” (Neden devrik cümle kuruyorsun, gerizekalı Füruzân?!) Kahveleri masanın üzerine bırakıp, kollarını birbirine bağladı. Bakışları benden Sevil’e çevrildiğinde, Sevil kaldığı yerden devam etmeye başladı. Arada bir uzanıp kahvelerimizi içerken, “Yaa işte böyle Sevil. Çok güzel ve çok seviyorum ama, bir türlü bana yüz vermiyor!” Dediğimde, Sevil durup aynadan bana baktı. Füruzân da meraklı bakışlarını sürdürürken, “Çok güzel bir kadına aşığım. Fakat kadın evli. Yanlış anlama; kadının da ben de gözü var ama, kocasından korkuyor. Ama yukarıda ki de biliyor ya, o adam değil koca, köle bile olmaz!” Cümlemi bitirdiğimde, Sevil saçımı sertçe tutuyordu. Ben de altta kalmayıp, Firuzân’ın göremeyeceği şekilde, Sevil’in bacağını peçetenin altından okşuyordum. Sevil saçlarımı tutmayı bırakmış, aynadan bana bakıyordu. Bu kadar ileri gideceğimi tahmin etmeyen Sevil, elini yıkama bahanesi ile benden uzaklaştı. (“Seni sikene kadar, bana uyku yok orospu!”) Sevil geri geldiğinde artık kız ile uğraşmak istiyordum. Ben konuşacağım sırada Füruzân, “Kadın çok mu güzel?” Dediğinde içimden “Oltaya kendin düştün!” Diye geçirdim.

“Artık değil. Çünkü şuan karşımda onun tahtını yerle bir etmiş bir kadın duruyor.” Dediğimde yere kayan bakışları hızla gözlerimi buldu.

“Gözlerin, saçın ve en önemlisi ruhun o kadar güzel ki… Füruzân.” Deyip susunca, dudaklarını dişlemeye başladı. Elleri bir türlü yerinde durmuyor sürekli oynuyordu. Elim ile elini tuttuğumda, Sevil; “Ne oluyor Füruzân!!!” Diye bağırdı fakat, hiç siklemedi bile. “Füruzân, sen okula gidiyor musun?” Dediğimde kafasını onaylar şekilde sallayıp, “Üniversite son sınıfım. Hukuk okuyorum!” Dedi. “Hem güzelim, hem akıllıyım diyorsun yani?” Dedim ve güldüm. Füruzân de benimle birlikte gülünce araya orospu Sevil girdi. “Saçının işi bitti. Gidebilirsin.” Dediğinde çoktan üzerimdeki peçeteyi almış ve beni koltuktan kaldırmıştı.

“Saçımı yıkamayacak mısın Sevil?” Sert çıkan sesim dükkânda yankı yaparken, Sevil aynı sertlikte, “İşim var!” Dedi.
“İşini sikeyim senin!” Demedim tabi. Kız var aq.
“Ben yıkarım…” Sevil ile aynı anda Füruzâna baktığımızda koltuğu işaret ediyordu. Hiç beklemeden koltuğa oturdum. (Sırtımı koydum desem daha doğru olur. Malum; kadınlarda lavabo biraz daha farklı.) Kafamı geriye attım ve (Amınakoyayım, bu Füruzân yazmak niye bu kadar zahmetli?) Füruzan saçımı yıkadı. Sıra saçımı kurulamaya geldiğinde, ellerim ile ellerini tutup, ben kurulamaya başladım. Elleri ateş gibi yanıyordu. Arada bir ellerini sıkıca tutup, hafiften okşuyordum. Okşarken,
Füruzân’ın nefes alıp vermesi sıklaşıyor, elleri daha bir sıcak oluyordu. Bir süre daha devam edince, Sevil gelip havluyu aldı. İkimizi de sikecemiş gibi bakarken, “Füruzan, annen merak etmeden git sen artık!” Dediğinde Füruzan bana baktı. Gözlerimi kısıp, başımı “Olur” şeklinde salladım. (2 dakikada, benden izin alacak kadar ilerlediyse; Ben Bunu Sikerim!) Füruzan toparlanırken, ben de Sevil ile bakışıyordum. Gözümü kırptığımda, kafasını hızla yana çeviriyor dudakları arasından küfür savuruyordu. Tâbi o anlarda ben de sessizce gülüyordum. Nihayet Füruzan toparlandığında Sevil ile vedalaştı. Bana ufak bir bakış attığında, “Bir daha ki görüşmemizi iple çekiyorum!” Deyip elimi uzattım. Tokalaşırken baş parmağım ile sürekli elini okşarken, Sevil’in de görmesini istiyordum. Tokalaşma faslını da geçtikten sonra Füruzan dükkandan çıktı. Firuzân çıktığı gibi, Sevil üzerime gelip tokat atacaktı ki, bileğinden kavrayıp kucağıma oturttup, “Sevil, inan ben de seni çok istiyorum ama burada olmaz. Hadi kalk da gidip yatayım!” Dedim. Sevil bana iptal olmuş şekilde bakarken, dudak üstüne öpücük kondurdum. Tepki vermesine fırsat bırakmadan kaçacaktım ama, dudaklarının üst parçası dilime değdiğinde, tarifi imkansız bir zevk dalgası vücudumu sardı. Ağzımdan derin bir inilti çıktığında, Sevil‘in de nefesi yüzüme çarptı. Gözlerimi kapatıp dudaklarına uzanacaktım ki, Sevil elleri ile hafiften sakal çıkmaya başlamış yanaklarımı tutunca gözlerimi açtım.
Sevil’in gözleri irileşmiş, titriyordu. Sürekli kafasını iki yana sallayıp, “Olmaz, olmaz, olmaz!” Diyordu. Bu sefer ben yanaklarından tutup, “Sevil, başından beri seni seviyorum ben… İhsan ile kavga ettiğimiz gün, elimi senin omzuma attığımda anladım bunu. Lütfen sevgime karşı koyma.” Bana sulanmış gözlerle bakarken, iyice yaklaştım. Artık burnu burnuma değerken, “Seni istiyorum… Tenini hissedip ruhunla birleşmek istiyorum Sevil… Aşığım sana. Kokuna, hareketlerine ve karakterine aşığım kadın! Sadece sevişmek değil benim.. istediğim. Seninle gezmek, içmek, uyumak, elini tutmak, herşeyi ama herşeyi istiyorum!” Söylediklerim karşısında, Sevil büyümüş gözlerle bana baktı ve zorlukla ağzını araladı… “Cehennem senin için yaratılmış Kuzey… Rabbim yukarıda, ben kocama aitim, ne namusuma ne de onuruma laf ettiririm!” Dedi.
Dudaklarımı alayla yukarı kıvırıp, “Rabbim bana sadece canımı emanet bıraktı. Bütün zorluklara göğüs gerdim. Üşüdüm, acıktım. Ölmek istedim ama yapmadım. Dayandım, sadece dayandım! Benim yaşadıklarımı bir başkası yaşasaydı dayanamaz kendini öldürürdü! Ama ben ne yaptım? Rabbimin emanet kıldığı cana kıymayıp, onurlandırdım. Sen veya bir başkası siktiri boktan olayları bahane edip, isyan ederken ben sadece hayatta kalabildiğime şükrettim! İşte bu yüzden şimdi buradayım. Rabbim benimle gurur duyup hayatımı zengin kıldı! İman edipte, sonsuz Cehennem de kalacak kimse yok Sevil!” Dudaklarımı kulağına yaklaştırıp, “Çünkü ben zaten Cehennem’i yaşadım! Bir daha da oraya girmeye niyetim yok! Bu yüzden; Kimse, ama kimse bana karşı koyamaz! Ben istediğimi Sike Sike alırım! İşte benim Rabbim bana bunu kısas kıldı! Ben de onun öğretisine kulak verdim. Ve bak; Kucağımda oturmuş, beni dinliyorsun. Hatta zevk bile alıyorsun!” Dedim ve göğsünü sıktım. Sevil kafasını geriye atıp bana küfürler savururken, kaçmak için hiçbir girişimde bulunmuyordu. (Ya da ben öyle sanıyordum.) Ben gözlerine bakıp, göğsünü sıkarken bir anda arkama uzandı. “Tava geldin demek?” Dedim ve aynı anda kaşıma losyon kutusu ile vurdu. Kaşım anlık olarak inanılmaz bir acıyla kavrulduğu için, Sevil’in boynundan tutup yere fırlattım. Sevil sırt üstü yere düşerken, elim refleks olarak kaşıma gitti. Elime sıcak bir sıvı bulaştığında sinir katsayım tavan yaptı. Fakat karışık olan işleri daha da beter hale getirmemek için, yere çöküp canım acıyormuş gibi homurdandım. Beklediğim gibi, Sevil ilk önce müdahale etmese de korktuğu için yanıma gelip, kaşıma baktı. “Ây! Kanıyor Kuzey!” Dedi. Kaşıma bakmak için alnımı yukarı çeken elini tutup, yavaşça dudaklarına uzandım. Çok değil iki kez öpüp geri çekildim. Elim ile yavaşça yanağını okşarken, “Bak bu; bütün acımı çeker götürür. Kanayan ruhumu ve bedenimi iyileştiririr. Kırılan, kaybolan şerefimi ve insanlığımı geri getirir… Sevil, ben sana âşık oldum. Seni gördüğümde bütün sistemim çöküyor, tutan ellerim tutmuyor, gören gözlerim görmüyor. Kaybolan ruhum da; Güneşin tekrar doğduğu gibi doğuyor… Kadın, seni özledim… Bütün hayatım boyunca seni aradım, sonunda ise buldum… Seni kaybetmekten korkuyorum…” (Yüce Allah’ın adaletine bayılıyorum. Çok sıkıntılar çektim, yılmadım. Ağlamadım… Şuan ise zerre maddi sıkıntı çekmiyorum. Tip desen var. (Karakter biraz bozuk…) Yarrağı saymıyorum zaten .d
Ben gülü sevmeden önce dikeni götüme battı. Şimdiler de ise sıra, gülü sevmekte…)

Gözleri buğulanmış Sevil’in yanaklarını öperek, edebiyat parçalamaya devam ettim. Konuştukça konuştum, gergin yüz hatları yumuşadıkça öptüm. Fakat Sevil’den pek bir ümidim yoktu. En azından bugünlük…

Ayağa kaldırıp, koltuğa oturttum. Yanaklarını, saçını öpüp okşarken telefonum çaldı. Songül’ün aradığını görünce meraklandım, fakat boka saran işler, telefonu açınca daha da boklaşacatı. Sıcağı sıcağına yapacaksın ki, sorgulamaya ve ağlamaya fırsat kalmasın. Meşgule atarken, Sevil ile biraz daha sohbet ettim. Ben konuştukça gözlerime derin derin bakıyor, daha sonra bakışları saf bir düşmanlığa dönüşüyordu.

‘Bize buradan ekmek çıkmaz!’ Diye düşünerek Sevil’e bir hayli fazla para bıraktım. Daha sonrada saçlarını öpüp dükkandan çıktım. Esen rüzgar yüzüme çarparken, taksi çağırdım. Ne Songül’ü ne de her ne sikim işim varsa uğraşamazdım. Bir an önce eve gidip duş almak, amına koduğumun kıyafetlerini çıkarmak daha sonra da ciğerlerim çürüyene kadar sigara içecektim.

Fakat ne olursa olsun, önce arabamı almak zorundaydım. Taksi ile arabanın yanına gittik. Taksiden iner inmez arabanın kaputuna oturdum. Pakette kalan son sigaramı da içerken, insanlar bana bakıyordu. Huzurlu bir şekilde sigaramı içerken telefonum yeniden çaldı. Küfür ede ede telefonu cebimden çıkardığımda, yabancı bir numara ile karşılaştım. (Bu hangi orospu çocuğu?) Diyerek telefonu açtım.

“Lan itoğlu it! Diğer hattına ne oldu da açmadın!?”

Ahizede duyduğum ses ile gülmeye başladım. Karşıdan küfür sesleri gelmeye başlayınca, gülmem daha bir şiddetlendi.

“Nârt, cevap versene!” Dediğinde gülmeyi kestim.

“Baba, o hat mefta oldu. Hayırdır?”

Evvett… Nereden başlayayım beyler bayanlar? Sivas’ta doğdum. Babam emekli Orgeneral. Annem Edebiyat öğretmeni. Ne babasız büyüdüm. Ne de sokaklarda yaşadım. Adım da Kuzey Nârt iki ismim var yani. (Soy adını vermeyeyim değil mi ? .d) Çerkesiz, Nârt ismi buradan geliyor. Asker anım doğru, babam emekli asker olduğu için; bana yapılan yalakalık hat safhadaydı. Dükkan, dairelerin hepsi benim üstüme. Babam askeriyeden emekli olduğunda, mobilya işine girdi. Girdiği gibi de paranın anasını sikmiş. (Bana böyle anlatıyırdu. Ki; doğru olduğu da aşikar.) Ben baba parası yerken, özel okul- Özel Lise-Dershane vsvs. Fakat üniversite okumadım. İstemedim, neden cayır cayır para akarken götümü patlatayım ki? Babam ve annem ilk çıldırsada, inadım inat olduğumu bildikleri için üstelemediler. Bana bu dükkanı ayarlayıp, Sivas’ın merkezine çok uzak bir yazlıkta yaşıyorlardı. Yani yoksa; açtım, susuzdum, kimsem yoktu da, bana … yardım etti. Öyle bir dünya yok! Çok şükür kimseye muhtaç olmadım, olmam da. Eee? Zorun neydi de böyle bir acı çocukluk dönemi uydurdun göt?!
Bakın; Eğer ağzınız laf yaparsa, dünyanın anasını (Havva’dan bahsetmiyorum amk.) S İ K E R S İ N İ Z. Ben de yaptığım dengesiz ve piç hareketlerime böyle bir kılıf uydurmuştum. Hatta bir ara İhsan’ı (Tabi gerçek ismi değil, daha siktiri boktan bir ismi vardı.) Manipüle etmek için de kullanmıştım. Fakat asıl olayım, yüz hatlarım ve davranışlarım da soğuk olduğu için psikolojik baskı uyguluyordum. Sevil’e yaptığım gibi mesela. Ben bugün sikemesem bile 10 yıl sonra sikerim. Neden? Çünkü zemini sağlam hazırladım.
Mert ve ailesi ile de babam sayesinde tesadüfen tanışmıştık. Ben babama Mert’in ailesini söylediğimde “Mert’i kardeşin gibi kabul et. Ailesine karşı sıcak kanlı ol. Ortak iş yapıyoruz!” Demişti. El mahkum; Aptal orospu Mert’i “Kardeş” olarak kabul etmiştim. Tabi bir de işin Songül tarafı vardı. Babam ve özellikle annem, benim kirli çıkı işlerimi öğrendiğinde direk fişimi çekerler. Bu yüzden Songül ile nikâh kıymam lazımdı. En azından imam nikâhını duyduklarında kızmazlardı. Yani umarım…
“Ne demek lan mefta? Sen niydiyon? (Neredesin demek istiyor.)
Ben; Sivas’ta duruyorum baba! Nerede olacağım?
“Haa, iyi iyi. Biz ananla yanına geliyoh.”
Dedi ve telefonu yüzüme kapadı. Babam olmasan ben bilirdim de… Arabanın kaputundan inip, evime sürdüm. Duş alıp, yeni kıyafetler giyindim. Koltuğa yaylanıp televizyon izleyeceğim sırada telefonum çaldı. Uzanıp baktığımda aynı yabancı numara yazıyordu.
“Ne var baba!?” Sert çıkan sesimin ardından babam, “Senin babanın bıyığına sıçarım! Sen kime bağırıyon? Gavurun tohumu!” Gel de bu adama, küfürlerin kendisine gittiğine anlat… Sesler hışırtılı gelmeye başladığında, Annem konuşmaya başladı.
“Kınalı kuzum. Nasılsın?” Annem babama göre daha sıcak kanlı ve daha cana yakındır. Ve tabi öğretmenliğin getirisi ile çok akıcı bir şekilde Türkçe konuşa biliyordu. Aslında babam da güzel Türkçe konuşur ama, bana gelince pek öyle yapmıyor…
Konuşmamız bir süre daha devam etti. Sonunda babam, “İşlere bakacağım. Sana güven olmaz!” Dedi ve telefonu yine yüzüme kapadı. Telefon kapanınca aklıma Songül’ün aradığı geldi. Numarasını aradım fakat ahizeden erkek sesi gelince ayağa kalktım.
“Sen kimsin lan amına koduğumun evladı!?” Ahizede ki oğlan konuşmayınca daha bir dellendim.
“Senin şerefini sikerim! Konuşsana lan amın feryadı!” Sesim gırtlağımı yırtarcasına çıktığında, nihayet konuşmaya başladı.
“Be… Ben, Songül hocanın staj öğrencisiyim… Abi, telefonda “Kocam” yazıyordu vallahi telaşlanma diye açtım. Songül hocam ders veriyor, rahatsız olmasın diye bir kıza verdi telefonu. Kız da biraz önce lavaboya gitti, mecburiyeten açtım telefonu…”
Çocuğun telaşlı sesi ahizeden belli olurken, “Lan kafasız, bu kızın anası, babası doğulu olsa. Bunu aradılar, anası kızının sesini duymayı beklerken, senin sesini duydu. Ne yapacaksın? Adam anlarmı senin öğrenci olduğunu? Kapat şu telefonu, kim ararsa arasın açma!”
“Tamam abi.” Çocuğun titreyen sesini duyunca dudaklarım munzurca yukarı kıvrıldı. Telefonu kapatıp, koltuğa yaylandım. 1 saat kadar televizyon izledikten sonra kalkıp, Songül’ün yanına gittim. (Acıkmıştım, en azından bir restoranda yemek yeriz diye düşündüm.) Hastaneye girdim ve personele, Songül’ü sordum.
Ders verdiğini, istersem salona girip bekleyebileceğimi söyledi. Sinema salonu gibi dizayn edilmiş odaya girdiğimde, Songül sandalyeye oturmuş elindeki kâğıdı karalıyordu. Ses çıkarmadan arkasındaki sandalyeye oturdum. Kafamı biraz kaldırıp, kâğıda ne yazdığını okudum. “Kuzey” yazdığını görünce eğilip yanağını öpecektim ki, yandaki teyze benden hızlı davrandı. “Kuzey’i çok seviyorsun herhalde? Elindeki kâğıtla ismini yaza yaza bitiremedin.” Dediğinde, Songül gülüp, “Çok seviyorum. Kendisi eşim olur.” Dediğinde belki de hiç hissetmediğim pişmanlık duygusu bedenimi sardı. Kadın burada bana “Eşim” diye hitap edip, sahiplenirken ben gitmiş Elif’le, Sevil ile uğraşıyorum. Belki de gerçekten benden hiçbir halt olmaz. O dakika, o saniye karar verdim. Hani derler ya; Bir an gelir, hayatın tuzla buz olur. Hah işte, o gün onu yaşadım. Kendimden belki de ilk defa nefret ettim.

Songül’e gözükmeden geri çıktım. Arabaya atladığım gibi kuyumcuya girdim. Açlık hissiyatımı, pişmanlık duygusu ile bastırmıştım. En güzel şekilde tasarlanmış yüzüğü alıp çıktım. Elleri küçük ve inceydi zaten kadınımın. Tekrardan hastaneye girdiğimde hala orada oturuyordu. Arkasından yaklaştım ve yanından yüzük kutusunu uzattım. Songül şaşırmış bir şekilde kutuya bakarken, “Aç kadınım. Aç, sonsuza kadar benim ol.” Sesim üzerine hiç bana bakmadan kutuyu açtı ve parmağına taktı. Döndüğünde hüngür hüngür ağlarken, gülerek sarıldım. Etrafta ki insanlar konferansı siktir etmiş, bizi alkışlıyordu. Omzumda ağlayan şekilde duran kadını hızlı bir hareketle kucağıma alıp, hastanenin dışına çıktım. Arabanın kaputuna oturtup, ellerim ile yüzünü avuçladım.

“Nikah dairesine gidip, yıldırım nikahı ile evleniyoruz. Daha fazla bekleyemem kadın, çocuğumu da seni de daha fazla uzağımda tutamam.”

Sözlerim, Songül’ün ağlamasını keserken yanağıma eğilip çok tutkulu bir öpücük kondurdu. O an kalbim daha bir kötü oldu. Ağlamamak için dişlerimi sıkarken, daha fazla dayanamadım ve kafamı Songül’ün boynuna atıp hıçkıra hıçkıra ağladım. Songül benim mutluluktan ağladımı sanarken kendimi öldürmek istedim. Sanki yıllardır aradığım huzuru ve mutluluğu bulmuştum ama, kendi ellerimle yakmıştım… Kafamı zorlukla daha doğrusu, kendimde bulamadığım haysiyet ile ela gözlerine odaklandım. Belki ben şerefsizdim, bebeğimi taşıyan bir kadını aldatacak kadar şerefsizdim. Ama; Songül öyle değildi. Umut ve sevgi doluydu gözleri.

“Gidelim Kuzey. Evlenelim, bebeğimizin doğmasını bekleyelim…” Dudaklarım titrerken ellerini tutup öptüm. Yanağımı şefkatle okşarken, uzatmayıp arabaya bindim. Hızla nikah dairesine…

“Evet arkadaşlar, konferans bitmiştir. Katıldığınız için teşekkür eder, kolaylık dilerim!” (Bırak da iki acıtasyon yapalım amk? Kurduğum hayal ile yüzümü ekşitirken kendimi gerçekten pişman olmuş gibi hayal ettim. Yok lan, vallahi olmuyor aq. Çok vasıfsız bir insanım ben. Kendimden başkasını düşünmem. Zerre de umurumda olmazlar. O değilde Sevil’i sikebilseydim iyice olurdu. İşin bir de baba tarafı var… Ayıkla pirincin taşını.)

Herkes yavaş yavaş toparlanırken, ben de Songül’ün saflığına gülüyordum…

Bölümü burada bitirelim. Hayat hikâyem -Gerçek Hayat Hikâyem- bu beyler bayanlar. Ters köşe yapmayı severim. Sizin sokaklarda büyümüş, aç ve susuz kalmış Kuzeyiniz, baba parası ile büyüyüp, sefa süren bir götlekti… Hepinizi seviyorum kendinize iyi bakın.

Leave A Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir